top of page

Tepegözden Yapay Zekâya: 35 Yılda Kurumsal Öğrenme Nasıl Değişti?- Kurumsal Öğrenmenin Dönüşümü

10 dakika önce
6 dakikada okunur

Ben kurumsal öğrenme yolculuğuna yapay zekâyla başlamadım. LMS’le de başlamadım. PowerPoint’le bile başlamadım. Ben tepegözle başladım.

Bugün biraz nostaljik geliyor ama 90’larda eğitim teknolojisi dediğimiz şeyin önemli parçalarından biri buydu. Asetatları sıraya dizer, özel kalemlerle üzerine not alır, bazen görüntünün bir bölümünü kâğıtla kapatıp konuyu adım adım açardık.

Teknik sorunlarımız da bugünkülerden farklıydı. PowerPoint çökmezdi. İnternet gitmezdi. Dosya açılmazdı. En kötü ihtimalle asetatı ters koyardınız.

Yine de o dönemi küçümsemiyorum. Çünkü teknoloji basitti ama eğitmenin rolü çok büyüktü. Hikâyeyi siz kurardınız. Sınıfın enerjisini siz yönetirdiniz. Katılımcının dikkatini siz toplardınız.

Yaklaşık 35 yıl sonra dönüp baktığımda hâlâ aynı şeyi düşünüyorum:

Teknoloji, kötü tasarlanmış bir öğrenme deneyimini kendi başına iyi hale getirmiyor.

İşte bu yüzden kurumsal öğrenmenin dönüşümü benim için yalnızca teknolojinin gelişmesinden ibaret değil. Asıl mesele, bu teknolojilerin öğrenme deneyimini, eğitmenin rolünü ve kurumların çalışan gelişimine yaklaşımını nasıl değiştirdiği.

PowerPoint geldi, iş değişti

Sonra bilgisayarlar eğitim salonlarına girmeye başladı. PowerPoint hayatımıza girdi. Asetatlar azaldı. Disketler, CD’ler, USB bellekler çoğaldı.

Bir de hepimizin çok iyi bildiği dosya isimleri çıktı:

Sunum final. Sunum final son. Sunum final son iki. Sunum final gerçekten son.

PowerPoint kurumsal eğitim açısından çok önemli bir sıçramaydı. İçerik artık çoğaltılabiliyor, güncellenebiliyor, farklı eğitmenlerle paylaşılabiliyor ve farklı sınıflarda daha tutarlı biçimde kullanılabiliyordu. Eğitim biraz daha standardize oldu. Kurumsal hafıza oluşmaya başladı.

Fakat zamanla başka bir alışkanlık da gelişti. Eğitimin kalitesini neredeyse slayt sayısıyla ölçmeye başladık.

“Kaç slayt?” “Seksen.” “Vay, bayağı kapsamlı.”

Bazen seksen slayt eğitimin ne kadar iyi olduğunu değil, katılımcının ne kadar dayanıklı olduğunu gösteriyordu.

Sahnede PowerPoint, kuliste Excel

PowerPoint görünüyordu. Ama arka planda başka araçlar çalışıyordu. Excel. Access. Benim kuşağımın ilk LMS’i çoğu zaman bunlardı.

Kim hangi eğitime katıldı? Kaç saat eğitim aldı? Sınavdan kaç aldı? Sertifikası hazırlandı mı? Katılım durumu ne?

Bütün bunların cevabı bir yerlerde bir Excel dosyasının içindeydi.

Hatta bazen koskoca bir kurumun eğitim hafızası tek bir kişinin bilgisayarında duruyordu. O kişi izne çıktığında sistem de izne çıkıyordu.

Bugün çok gelişmiş öğrenme teknolojilerinden konuşuyoruz ama hâlâ bazı kurumlarda en kritik eğitim yönetim sistemi bir Excel dosyası olabiliyor.

Muhtemelen adı da şuna benziyor:

Training_Master_Final_v12

Excel’i küçümsemiyorum. Tam tersine, müthiş bir araç.

Sorun başka yerde. Bir aracı, ondan beklenenden çok daha büyük bir sistem gibi kullanmaya çalıştığımızda işler zorlaşıyor.

Kurumsal öğrenmenin ilk önemli derslerinden biri de burada ortaya çıktı:

Eğitim vermek başka bir iş. Eğitimin bütün operasyonunu yönetmek başka bir iş.

Barkovizyon geldi, beklenti yükseldi

Tepegözler yavaş yavaş ortadan kalktı. Projeksiyon cihazları geldi. Laptopu bağladığınız anda duvar kocaman bir ekrana dönüşüyordu.

Bugün bunu anlatmak biraz zor. Çünkü bugün ekranın çalışması normal. O günlerde çalışması başarıydı.

“VGA kablosu nerede?” “Mac adaptörü kimde?” “Görüntü geliyor ama ses neden gelmiyor?”

Bunların hepsini yaşadık.

Ama projeksiyon cihazları eğitim içeriklerini gerçekten zenginleştirdi. Video geldi. Animasyon geldi. Grafikler geldi. Ekran görüntüleri geldi. Ve teknoloji geliştikçe insanların beklentisi de yükseldi.

Bugün bu beklenti çok daha yüksek.

Çalışan Netflix kullanıyor. Spotify kullanıyor. İyi tasarlanmış bankacılık uygulamaları kullanıyor. Sonra kurumun öğrenme sistemine giriyor. Orada da doğal olarak aynı kolaylığı, aynı akıcılığı bekliyor.

Çalışan şirkete girdiğinde kullanıcı olmaktan vazgeçmiyor.

Bir dönem eğitimin ağırlığı kilogramla ölçülüyordu

Kalın klasörler. Spiralli kitapçıklar. Çalışma kâğıtları. Vaka dosyaları. Bir dönem bunlar kurumsal eğitimin doğal parçalarıydı.

Katılımcıya ne kadar kalın bir klasör verirseniz eğitim o kadar ciddi görünüyordu.

Ama o dönemin çok kıymetli bir tarafı vardı. Bize öğrenmenin yalnızca içerikten oluşmadığını öğretti.

Akış gerekiyordu. Uygulama gerekiyordu. Egzersiz gerekiyordu. İnsanın kendi notunu alacağı boşluk gerekiyordu.

Bugün buna “öğrenme deneyimi tasarımı” diyoruz. O zaman bu kadar havalı bir adı yoktu. Ama yaptığımız iş aşağı yukarı buydu.

Sonra deneyimin gücünü daha iyi anladım

Yıllar içinde benim için çok netleşen bir şey oldu. İnsanlar anlattığınız şeyi unutabiliyor. Ama yaşadıkları şeyi çok daha zor unutuyor.

Bu yüzden benim eğitimlerimde toplar oldu. İpler oldu. Kartonlar oldu. Kartlar oldu. Dışarıdan bakıldığında bazen ne yaptığımız pek anlaşılmayan oyunlar oldu.

Fakat birkaç dakika sonra o oyunun içinden çok ciddi bir iletişim problemi, ekip davranışı ya da karar verme biçimi çıkabiliyordu.

Bunu yüzlerce kez yaşadım. Bir kavramı 20 dakika anlatırsınız. İnsanlar başını sallar. “Evet, anladım.”

Sonra üç dakikalık bir uygulama yaptırırsınız. Birisi bir anda şöyle der:

“Aaa… şimdi anladım.”

Ben hâlâ o “Aaa…” anını çok önemsiyorum. Çünkü öğrenmenin gerçekten gerçekleştiği an çoğu zaman orası.

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan öğrenmesini güçlendirmiyorsa çok da anlamlı değil.

Akıllı tahta geldi ama her şey akıllanmadı

Sonra akıllı tahtalar, etkileşimli ekranlar hayatımıza girdi. Yazabiliyorsunuz. Çizebiliyorsunuz. Kaydedebiliyorsunuz. Videoya geçebiliyorsunuz. Fiziksel sınıfla dijital dünyanın sınırı giderek inceldi.

Ama burada da tanıdık bir durumla karşılaştık. Çok pahalı bir akıllı tahta alabiliyorsunuz. Sonra onu klasik beyaz tahta gibi kullanabiliyorsunuz.

Teknoloji yeni. Alışkanlık eski.

Bugün bunu başka alanlarda da görüyoruz. LMS alıyoruz ama eski eğitim operasyonunu olduğu gibi LMS’in içine taşıyoruz. Yapay zekâ lisansı alıyoruz ama çalışma biçimimiz değişmiyor.

Teknoloji geliyor. Davranış aynı kalıyor.

Değer, teknolojiyle birlikte süreç ve çalışma biçimi de değiştiğinde ortaya çıkıyor.

Sonra sınıf ekrana taşındı

Online eğitim büyük bir kırılmaydı. Zoom. Teams. Meet. Webex. Bir anda eğitim salonının mutlaka dört duvardan oluşması gerekmediğini öğrendik.

Bu çok büyük bir esneklik sağladı. Coğrafya büyük ölçüde ortadan kalktı. Bir eğitmen farklı şehirlerdeki, hatta farklı ülkelerdeki insanlara aynı anda ulaşabilir hale geldi.

Ama kısa sürede başka bir şeyi de gördük.

Online toplantı yapmakla online öğrenme tasarlamak aynı şey değil. Kamerayı açıp iki saat konuşmak, sınıf eğitimini ekrana taşımaktan öteye gitmiyor. İlk dönemlerde hepimiz bunu biraz yaptık.

Sonra yaklaşım değişmeye başladı. “İçeriği dijitale nasıl taşırız?” diye başlayan yolculuk, “İnsan dijital ortamda nasıl daha iyi öğrenir?” tarafına evrildi. Bence esas değişim burada oldu.

Araçlardan sistemlere geçtik

İş büyüdükçe tablo değişti. Binlerce çalışan. Yüzlerce eğitim. Sınıf eğitimleri. Online oturumlar. Dijital içerikler. Sınavlar. Sertifikalar. Raporlar.

Bütün bunları Excel, e-posta ve birkaç ayrı uygulamayla yürütmeye çalıştığınızda bir noktadan sonra sistem tıkanıyor.

LMS’ler bu ihtiyaca cevap vermeye başladı. Ben LMS’i hiçbir zaman yalnızca eğitimlerin yüklendiği bir portal olarak görmedim. İyi bir LMS, kurumun öğrenme trafiğini düzenler.

Kim ne öğrenecek? Ne zaman öğrenecek? Tamamladı mı? Sonuç ne oldu? Sonraki adım ne? Yönetici ne görüyor? İK ne görüyor? Kurum ne öğreniyor?

Softinya gibi platformların değeri de burada ortaya çıkıyor. İçerik yüklemekten çok daha büyük bir iş yapıyorlar. Kurumsal öğrenmenin altyapısını kuruyorlar.

Öğrenme ölçeklendikçe bu ihtiyaç daha da büyüyor. Çünkü belli bir noktadan sonra birkaç iyi niyetli Excel dosyası yetmiyor.

Sistemi kurduk. Peki insanlar geri geliyor mu?

Bir LMS kurmak tek başına yeterli değil. İnsan sisteme bir kere giriyor. Sonra?

Bugün çalışanların en büyük problemi içerik eksikliği değil. İçerik fazlalığı var. Eksik olan şey çoğu zaman dikkat.

E-postalar. Mesajlar. Toplantılar. Bildirimler. Hedefler. Günlük işler.

Ve bütün bunların ortasında bir de:

“Eğitim al.”

Bu yüzden öğrenmenin işin dışında duran ayrı bir aktivite olmaktan çıkması gerekiyor. İşin akışına yaklaşması gerekiyor.

Mobil öğrenme bu nedenle değerli. Mikro öğrenme bu nedenle değerli. Oyunlaştırma burada işe yarıyor. Hatırlatmalar burada işe yarıyor.

ÇevirBil gibi oyunlaştırma çözümleri, Hatırlat gibi tekrar mekanizmaları, Screenboo gibi insanı yalnızca izleyen değil uygulayan hale getiren simülasyonlar aynı ihtiyacın farklı parçaları.

Eskiden “Eğitimi yaptık mı?” diye bakıyorduk. Bugün bir adım daha ileri gidiyoruz.

İnsan geri döndü mü? Hatırladı mı? Uyguladı mı? Davranışa dönüştü mü?

Bu fark, bugünkü kurumsal öğrenme dünyasını çok iyi özetliyor.

Şimdi sistemin üzerine zekâ ekleniyor

Ve geldik yapay zekâya. Bugün eğitim teknolojileri konuşulan hemen her ortamda AI gündeme geliyor. Ben de bu alanı yakından izliyorum. Gerçekten heyecan verici gelişmeler var.

Ama 35 yıllık bu yolculuk insana biraz temkin de kazandırıyor. Daha önce de çok teknoloji gördük. Her biri geldiğinde hayatımızı tamamen değiştireceğini düşündük. Bazıları gerçekten değiştirdi. Bazılarının etkisi beklediğimiz kadar büyük olmadı.

Yapay zekâda farklı olan taraf şu:

İlk kez sistem yalnızca içeriği taşımıyor. Kullanıcıyı ve ihtiyacı da yorumlamaya başlıyor.

Şöyle bir yapı düşünün.

Sizi tanıyor. Rolünüzü biliyor. Yetkinliklerinizi biliyor. Nerelerde gelişmeniz gerektiğini biliyor. Neleri tamamladığınızı görüyor. Hangi bilgileri tekrar etmeniz gerektiğini tahmin ediyor. Size uygun içeriği öneriyor. Gerekirse yeniden düzenliyor. Soru soruyor. Pratik yaptırıyor. Geri bildirim veriyor.

Burada artık klasik LMS tanımı biraz dar gelmeye başlıyor. Sistem giderek bir öğrenme asistanına dönüşüyor. Belki bir öğrenme koçuna. Belki de kurumun bilgisinin çalışanla konuşabilen haline.

Kurumsal Öğrenmenin Dönüşümü: Araçlardan Sistemlere, Sistemlerden Zekâya

Geriye dönüp baktığımda bu yolculuğu üç dönemde görüyorum.

İlkinde araçlar vardı. Tepegöz. PowerPoint. Excel. Projeksiyon.

Sonra sistemler geldi. LMS’ler. Mobil platformlar. Öğrenme ekosistemleri.

Şimdi bunların üzerine bir katman daha geliyor: Zekâ.

Sistem artık yalnızca kayıt tutmuyor. Veriyi anlamaya ve sonraki adımı önermeye başlıyor. Bu çok büyük bir değişim.

Ama ilginç olan şu:

35 yılın sonunda yine insana dönüyoruz.

Merkezde hâlâ insan var. Onun işi. Merakı. Motivasyonu. Yaşadığı problemler. Gelişmek istediği alanlar.

Teknoloji büyüdü. Öğrenmenin öznesi değişmedi.

Bu yüzden kurumlarda yeni bir teknoloji gündeme geldiğinde ben önce teknolojiye bakmıyorum. Önce işe bakıyorum.

Çalışan ne yaşıyor? Nerede zorlanıyor? Ne öğrenmesi gerekiyor? Bunu hangi deneyimle daha iyi öğrenebilir?

Sonra teknolojiye bakıyorum. Hangi araç bunu kolaylaştırabilir?

Sıra tersine döndüğünde çoğu proje zorlaşıyor. Önce teknolojiyi alıyoruz. Sonra “Bununla ne yapacağız?” diye düşünmeye başlıyoruz.

Bugün bildiklerimiz yarın yetmeyecek

Ben bu dönüşümün neredeyse tamamını yaşayarak geldim. Asetatları da gördüm. Excel tablolarını da. Kalabalık eğitim salonlarını da. Online öğrenmeyi de. LMS’leri de. Şimdi yapay zekânın getirdiği dönüşümü izliyorum.

Dönüp baktığımda bazen gerçekten şunu söylüyorum:

Eğitim teknolojileri de amma evrim geçirmiş.

Ama benim yaklaşık 35 yıldır uğraştığım konu çok değişmedi. İnsanların gerçekten öğrenmesini sağlamaya çalışıyoruz.

35 yıl önce elimizde bir tepegöz vardı. Bugün elimizde yapay zekâ var. Aradaki fark inanılmaz.

Ama iyi öğrenmenin temelinde hâlâ benzer şeyler var.

Doğru insan. Doğru ihtiyaç. Doğru deneyim. Doğru sistem.

Ve artık bunlara bir şey daha ekleniyor:

Doğru zekâ.

Geleceğin başarılı kurumlarının en fazla eğitim veren kurumlar olacağını sanmıyorum. En büyük içerik kütüphanesine sahip olanlar da olmayacak.

Beni daha çok başka bir grup ilgilendiriyor:

Öğrenmeyi günlük işin içine yerleştirebilen kurumlar. Çalışan gelişimini ayrı bir faaliyet gibi değil, iş yapma biçiminin bir parçası olarak görebilenler.

Çünkü bir konuda hepimiz sanırım hemfikiriz.

Bugün bildiklerimiz… yarın bize yetmeyecek.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page